top of page

Hatırlamak ve Unutmak Arasında

  • İlayda Gözel
  • 22 Oca
  • 3 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 6 gün önce

Modern psikoloji tarihinde “unutma” kavramı çoğu zaman olumsuz bir bağlam içinde ele alınmıştır. Unutmak, özellikle klinik literatürde, bastırma, kaçınma ya da deneyimle yüzleşememe ile ilişkilendirilmiş; ruhsal sıkıntıların temel kaynaklarından biri olarak görülmüştür. Sigmund Freud’a göre birey, dayanılmaz ya da kabul edilmesi güç yaşantılarını bilinçten uzaklaştırdığında yani bastırdığında bu deneyimler ortadan kaybolmaz. Aksine, bastırılan içerikler dolaylı yollarla geri döner ve çoğu zaman semptomlar aracılığıyla kendini ifade eder.

Freud’un histeri, nevroz ve psikosomatik belirtiler üzerine çalışmaları, bazı unutmaların pasif bir silinme değil; etkin bir bastırma süreci olduğunu göstermiştir (Freud, 1915/1957). Bu bağlamda unutma, Freudcu kuramda bir yandan bireyin yaşamını sürdürebilmesi açısından gerekli ancak bir yandan da kaygı, fobi gibi belirtilerin temel dayandığı noktalardan biridir. Gereklidir çünkü yaşamın ilk yıllarına ait anılar yüksek derecede kaygı vericidir ve yoğun bir hayal kırıklığı içermektedir. Bazen bir işlev taşır çünkü hatırlanamayan şey, bedende ya da davranışta konuşmaya devam eder. Bu yazının odak noktası unutmak ve hatırlamak ekseninde olduğu için Freud’un psikopatoloji yaklaşımının ayrıntılı değerlendirmesi başka bir yazının konusudur.

Bu noktada Friedrich Nietzsche, unutma kavramını Freud’dan farklı bir yerden ele alır. Nietzsche’ye göre unutmak bir zayıflık ya da zihinsel bir kusur olmanın aksine, yaşamı mümkün kılan aktif bir güçtür. Ahlakın Soykütüğü Üzerine adlı eserinde unutmayı, bireyi geçmişin yükünden koruyan, ruhsal dengeyi sağlayan bir işlev olarak tanımlar (Nietzsche, 1887/2006). Ona göre insan her şeyi hatırlamak zorunda kalsaydı, yaşam felç edici bir ağırlığa dönüşürdü.

Nietzsche, unutmayı pasif bir atalet hali olarak gören bakış açısını eleştirir. Ona göre unutma, bir tembellik değil; tam tersine, ruhsal sağlığı koruyan etkin bir düzenleme kapasitesidir. Unutma sayesinde birey, geçmişe saplanıp kalmak yerine şimdiki ana yerleşebilir ve yaşamını ileriye doğru hareket ettirebilir. Bu nedenle Nietzsche, unutmayı mutlulukla doğrudan ilişkilendirir: Ona göre unutma olmadan huzur, umut, gurur ve şimdiki anın keyfi mümkün değildir.

Nietzsche’nin bu düşüncesini açıkladığı en çarpıcı benzetmelerden biri hafıza–beden ilişkisine dairdir. Hafızayı hazımsızlığa benzetir: Nasıl ki mide sindiremediği yiyeceklerle dolduğunda bedensel rahatsızlıklar ortaya çıkarsa, zihin de sindirilemeyen anılarla dolduğunda ruhsal sıkıntılar üretir. Yeni deneyimlere yer açabilmek için bazı yaşantıların sindirilmesi, bazıların ise geride bırakılması gerekir. Aksi halde hafıza, birey için taşıması zor bir yüke dönüşür.

Bu bakış açısı, hatırlamanın her zaman iyileştirici olmadığı fikrini gündeme getirir. Bazı anılar, özellikle yoğun duygusal yük taşıyan deneyimler, bireyi geçmişte sabitler ve yaşamla kurduğu bağı zayıflatır. Nietzsche’ye göre böyle bir bellek, insanı geçmişin içinde dondurur; yaşamın akışını kesintiye uğratır.

Bu düşünceler, sinemada güçlü bir anlatımla karşılık bulur: Eternal Sunshine of the Spotless Mind. Filmde Joel, yaşadığı ayrılığın ardından hissettiği yoğun acıyla baş edemediği için eski sevgilisine dair tüm anılarını sildirmeye karar verir. Bu tercih, hatırlamanın ne kadar ağır bir yük olabileceğini gösterir. Anılar yalnızca geçmişte yaşanmış olaylar değildir; bugünkü benliğimizi, ilişkilerimizi ve duygulanımımızı şekillendiren canlı yapılar olarak tanımlanabilir.

 

 

Joel’in hafızasını silme isteği, Nietzsche’nin sözünü ettiği “hafızanın ağırlığına” karşı radikal bir çözüm arayışı olarak okunabilir. Hatırlamak, onun için yaşamı durduran bir yük haline gelmiştir. Ancak film, unutmanın yalnızca özgürleştirici değil, aynı zamanda kimliği tehdit eden bir yönü olduğunu da gösterir. Anılar silindikçe Joel’in benliği çözülmeye başlar; özne, kendi hikâyesiyle bağını kaybeder.

Bu noktada Freud’un dikkat çektiği bir mesele yeniden görünür hale gelir: Bastırılan ya da bilinçten uzaklaştırılan deneyimler bütünüyle ortadan kaybolmaz; çoğu zaman dolaylı yollarla, farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkar. Film, bu açıdan bakıldığında, Freudcu ve Nietzscheci yaklaşımlar arasında düşünmeye açık bir alan yaratır. Unutmak gerçekten iyileştirici olabilir mi, yoksa hatırlamak kaçınılmaz bir ruhsal süreç midir?

Belki de mesele, hatırlamak ve unutmak arasında kesin bir tercih yapmak değildir. Asıl önemli olan, hangi deneyimlerin ruhsal olarak işlenebildiği, hangilerinin sindirilmekte zorlandığı ve hangilerinin henüz temsil edilebilir bir forma kavuşamadığıdır. Özellikle travmatik ya da yoğun yas içeren yaşantılar, işlendiğinde dönüştürücü olabilirken; işlenemediğinde bireyi geçmişe doğru sabitleyebilir. Bu bağlamda Nietzsche’nin “aktif unutma” fikri ile Freud’un bastırmaya yönelik görüşleri, birbirini dışlayan değil, birlikte düşünülmesi gereken perspektifler olarak ele alınabilir. Sigmund Freud ve Friedrich Nietzsche, farklı kavramsal çerçevelerden gelseler de, her ikisi de unutmayı pasif bir kayıp değil, ruhsal yaşamın işleyişi için gerekli bir süreç olarak görür. Nietzsche’nin “aktif unutma”sı ile Freud’un bastırma kavramı, öznenin her deneyimi bilinçte tutamayacağı ve bazı içeriklerin geri çekilmesinin psişik denge için zorunlu olduğu fikrinde kesişir.

 

Sonuç olarak unutma, ne yalnızca sorunlu bir kaçış biçimi ne de başlı başına yüceltilmesi gereken bir ruhsal erdemdir. Ruhsal denge, çoğu zaman hatırlama ve unutma süreçleri arasındaki esnek ve değişken bir dengede kurulur. Bazı anılarla yüzleşmek ve onları anlamlandırmak iyileştirici olabilirken, bazılarını geride bırakabilmek de yaşamın akışını yeniden kurmaya yardımcı olabilir. Nietzsche’nin ima ettiği gibi, kimi zaman yaşayabilmek için unutmaya ihtiyaç duyulur; Freud’un bahsettiği gibi ise, unutmanın nesnesi ve mekanizmasının bireyin ruhsal yaşamındaki yansımaları araştırmaya değer önemli bir noktadır.

 

Freud, Sigmund. (1957). Instincts and their vicissitudes. In J. Strachey (Ed. & Trans.), The standard edition of the complete psychological works of Sigmund Freud (Vol. 14, pp. 109–140). London, England: Hogarth Press. (Original work published 1915)

Nietzsche, Friedrich. (2006). On the genealogy of morality (C. Diethe, Trans.; K. Ansell-Pearson, Ed.). Cambridge, England: Cambridge University Press. (Original work published 1887)

 
 
 

Yorumlar


bottom of page